İSİM İLE MÜSEMMÂ BİR MUALLİM:MUALLİMNÂCİ

Asıl adı Ömer olan Muallim Nâci merhûm, İstanbul'da doğmuştur. Yedi yaşında babasını kaybedince, Varna'ya dayısının yanına gider. Orada medrese tahsili yanında hususi dersler de alarak Batı dillerini de öğrenir.

Gençlik yıllarında doğduğu yere yani İstanbul'a tekrar gelir... Ve kendini matbuat içinde bulur. Çok geçmeden kalemiyle meşhur olur. Başta kayınpederi Ahmet Mithat Efendi'nin gazetesi Tercümân-ı Hakîkat olmak üzere, birçok gazetede yazarlık yapar.

Nihayet kendisi Mecmua-i Muallim'i çıkarıp başlıbaşına bir edebiyat mektebi hükmünde icraatta bulunur. Bu arada Galatasaray Sultanîsi'nde, Hukuk ve Mülkiye mekteplerinde hocalık da yapmaktadır. Ne var ki, ömrü kısa sürer ve en velûd olduğu çağında vefât eder.

Ali Ekrem Bey onun vefâtına bir tarih kıt'ası yazar ki, her cümlesi mahz-ı hakikattir:

"Yine bir kevkeb ufû eyleyerek,
Oldu muzlim edebin minhâcı,
Geldi bir devr-i mâtem şiire,
İrtihâl etti Muallim Nâci!"

(Bir yıldız kaydı ve edebiyat yolu karanlıklara gömüldü. Muallim Nâci irtihâl etti, şiirde mâtem devri başladı.)

Mezarı, İstanbul'da Divanyolu üzerinde Sultan II. Mahmud türbesinin en sağda ve caddeye yakın yerindedir. Şâhidesinin üzerinde:

"Hakk-perestim arz-ı ihlâs ettiğim dergâh bir,
Bir nefes tevhidden ayrılmadım Allah bir"yazılıdır.
Kırk dört senelik bir ömre (1849-1893)nazım ve nesir olmak üzere 44'ten fazla eseri sığdıran Muallim Nâci, geçen asrın en mümtaz edebî şahsiyetlerinden biri olarak Türk edebiyatında derin izler bırakmıştır. Zira o; hem nâzımdır, hem nâsirdir, hem de lisan muallimidir. Yani gerçek bir edip. Ancak asıl şöhretini; Osmanlı Şâirleri, Istılâhât-ı Edebiyye, Esâmî, Lugat-ı Nâci, Ta'lim-i Kıraat, Mekteb-i Edep gibi Türk dili ve edebiyâtının derin ve köklü meselelerine ışık tutan eserleriyle yaptığı bir gerçektir.

Muallim Nâci, günümüz yazı dilinin tekâmülünde de en büyük âmillerden biridir. Kendi yüksek kültürü ve bediî zevki, çevresindekiler kadar müteâkip nesilleri de te'dip etmiş, lisânın yozlaşmasını yarım asır geciktirmiştir.

Kendi devrinin konuşulan Türkçe'sini müdâfaa eder ve bilhassa sâde yazmaya gayret gösterirdi. Buna rağmen bazı edebiyat tarihçilerince tassup sahibi gibi gösterilmek istenmesini anlamak mümkün değildir.

Derslerinde de her meseleyi inceden inceye anlatır ve talebelerinin mevzu hakkında en küçük şüphelerini bile gidermeyi vazife edinirdi.

Yine böyle bir ders esnâsında talebelerinden biri, "muhâl" kelimesinin ne mânâya geldiğini sorar. O devirlerde bu kelimeyi herkesin bildiği ve talebenin de bunu muziplik ve ders kaynatmak için sorduğunu hisseden Nâci, hiç istifini bozmadan kelimenin mânâlarını, müştaklarını çeşitli misâllerle iyiden iyiye anlatır...

Ve en son olarak da "Muhâl, utanmazı utandırmaktır"deyip taşı gediğine koyar. Onun, şiiri çok kolay söylediği rivâyetler arasındadır. Bir defasında kendisinden, yaşadığı devir hakkında ne düşündüğü sorulur. Hiç düşünmeye bile ihtiyaç hissetmeden cevabı yapıştırır:

"Toplanıp ehl-İ hevπa her biri bir sâz çalar;
Çelebî, böyle olur bizde konser dediğin!

Vefâtında, kayınpederi Ahmet Midhat Efendi ile araları biraz limonîdir. Buna rağmen A.M.Efendi onun ölümü hakkında yaşlı gözlerle Ahmet Râsim'e:

-Râsim! Ne kaybettik biliyor musun? Hazîne desem, yanında tamtakır kalır, demiştir.